ALİ BABA
ANA SAYFA
ATATÜRK
ZİYARETÇİ DEFTERİ
HABERLER
ABDİ KÖYÜ
FOTOĞRAFLAR ALBÜMÜ
Ali Terazi Albüm
ŞİİRLER Abdi Köyü/ Kozaklı
FOTO GALERİ
TÜM SUNGURLU ÖZEL
TURHAL
DEVELİ
ŞEREFLİKOÇHİSAR
SUNGURLU VERGİ DAİRESİ PER.
21.VERGİ HAFTASI
SÖZ YURTTAŞIN
DOSTLAR ALBÜMÜ
KÜLTÜR HAZİNELERİMİZ
AHİ VE AHİLİK
NUTUK
NOSTALJİ
SAYAC
BASINDA ALİ TERAZİ
ESKİ TÜRKLERDE ÖLÜ GÖMME
KARINCALAR
MEKTUPLAR
ANKARA GEZİSİ 2009
SUNGURLU'DA DÜĞÜN
WİNDOVS LİVE_FOTOĞRAFLARI
ABDİ KÖYÜ SLAYTLARI
ALİ BABA ve 35 YIL
ANILAR (ALİ TERAZİ)
YERLİ MALI HAFTASI
NOTLARIM YENİ
SESLİ ŞİİR VE SLAYTLAR VİDEOLARI
ORGAN BAĞIŞI
FOTOĞRAFLAR SLAYTI
ESKİLER VE YENİLER
AZİME AKTAŞ
TARİHİNİ ARAŞTIRMALISIN
STRESİ YEN
ALİ BABA'NIN KÜTÜPHANESİ
KİTAPLIĞIMDAKİ KİTAPLAR:
VİDEOLAR YENİ 2016
TABİAT VİDEOSU (2016)
VİDEOLAR 2017 YILI
KÜTÜPHANE

ALİ BABA SİTESİ
ANILAR (ALİ TERAZİ)
''NEDİR BU BAŞIMDA BU SEVDA NEDİR''NEŞET ERTAŞ AAAAAAAAAAAAAAA
BİR ZAMANLAR BİZİMDE BAĞLARIMIZ VARDI
 
         Yıllar öncesiydi…
Bugün için bu bizlere sanki bir özlemdir. O yıllar benim köylüm eşiyle, kızıyla, oğluyla velhasıl tüm köylüsüyle birlikte çok çalışkandı! Her mevsimin kendine has bir özelliği olduğu gibi, yapılacak işlerin de bir mevsimi vardı. Tıpkı ağustos ayı içerisinde üzüm serme gibi… Günler öncesi at arabaları hazırlanır, bağ bıçağı bilekçilerde bilettirilir. Örme sepetler hazırlanır. Yetersiz olan örme sepetlerin görevlerini görecek dik tenekelerin ağızları bükülür ve tenekeler güzelce yıkanır, ertesi güne hazır edilirdi.

          Annem sabah ezanı ile birlikte herkesten önce kalkar ineklerimizi sağardı. Süt bol olduğu halde, ne hikmetse süt içmeyiz; çoluk çocuk çay içerdik. Ağabeyim Ahmet katırı at arabasına koşar, gitmek için hazır hale getirirdi. Her şey hazır olduktan sonra at arabası ile birlikte yola koyulurduk. Tepenin altından çukur tarlanın oradaki köprüden geçerek kızıl gedik yokuşunu çıkarak, bağların bulunduğu yere varırdık. Şimdi harap olan, o zamanlar alabildiğine üzüm çubuğu ve kaysı ağacı bol olan altı ayrı yerde bağımız vardı. Bizim Abdi köyünde siyah üzüm ağırlıklıydı ve siyah üzümü kuruturduk.

          Babam, annem ve Ahmet ağabeyim güçlüydü, çok güzel çalışırlardı Yaşar ağabeyim ile ben ise idare ederdik işte. Hangi bağdan başlayacağımızı babam bilirdi. Önce yamaç olan Ali Emminin bağı denen yerden başlardık. Sırası ile her çubuğun başına varılırdı. Siyah ve olgunlaşmış üzümleri keser, önceden hazır ettiğimiz sepet ve tenekelere yerleştirir, zor olmakla birlikte yukarıya at arabasının yanına çıkarırdık. Arabaya yükler, sergi dediğimiz yere götürürdük. Sergi güneye bakacak şekilde hafif meyilli yapılırdı ki üzümler daha güzel güneş alsın ve çabuk kurusun diye.

          Öğle namazına kalmaz bu ilk bağın üzüm serme işlemi biterdi. Sonra sırası ile Zoduğun bağı, dedemin bağ, güllü koyak, avçık ve en sonunda da sehimler dediğimiz bağın üzümlerini keser ve sererdik. Avçık’taki bağımızın üzümleri ekseriyetle beyaz üzüm olup pekmez yapma da kullanılırdı. Bu işlem yaklaşık üç veya dört gün sürerdi. Tüm köylülerimiz de bizim yaptığımız gibi yapardı. Bu kuruma işlemi ne kadar zamanda oluyorsa hatırlamıyorum. Bazı günler yağmur yağmaya başlardı. Hemen tüm köylü vatandaşlarımız kurumakta olan üzümlerin üzerini dokudukları boz ve desenli kilimler ile savan denilen bir örtü ile örterlerdi. Yağmur kesilince bu örtüler tekrar kaldırılırdı. O seneler naylon pek bilinmezdi. Bağların bulunduğu yerlerde çeşit çeşit otlar ve bitkiler vardı. Bu ot ve bitkiler burcu burcu kokardı. Kekik ve adaçayı başta olmak üzere hiç kimse bunlardan faydalanmazdı. Ben ara sıra çalışmaya ara verir çalık ve tapan kazmaya giderdim. O mevsim çalıklar biraz sertleşmiş fakat tapan çok sulu ve yumuşak olurdu. Çalık ve tapan sütlü olurdu. Çalığın tadı daha güzel, tapanın tadı ise kekremsi olurdu. Birde bağların kellisinde(çitlerinde) çok güzel laleler olurdu. Ben bu laleleri toplardım. Tabiat o zamanlar sanki bir renk cümbüşü gibi güzeldi. Çeşit çeşit renkler ve değişik kokular alabildiğine insanları büyülerdi. Kimselerde bunu farkında değildi gibime gelirdi, o çiçeklerin arasında ben sanki kendimi kaybetmiş olurdum. Havanın ne kadar sıcak olduğunun farkında değildim. Ta ki bana su getirmem söylenince havanın çok sıcak olduğunu anlardım. Her bağın içerisinde en az beş veya altı kaysı ağacı bulunurdu. Üzüm serme süresince genellikle akraba olanlar bir araya gelerek öğle yemeğini bu kaysı ağacının altında yerlerdi. Bu öğle yemeğinde benim en çok sevdiğim yemeklerde biri olan mercimekli bulgur pilavı olurdu. Bu pilav tüm köylünün yaptığı bir yemekti. O zamanlar tereyağı dışında pek yağ kullanılmazdı. Şimdi şehirlerde o tereyağı kokusunu arar olduk. Aslında bu pilavın üstüne tereyağı içerisinde kavrulmuş kaymakla birlikte tereyağı dökülürdü çok ama çok lezzetli olurdu. Tabi ki yanında kuru soğan ve koyun yoğurdundan yapılmış ayran(çalka maç) hiç eksik olmazdı.

         Zamanı gelince kurumuş üzümler toplanır, sapından ayrılma işlemi yapılır, boz ve renkli çuvallara doldurulur, yaz ve kış boyu çoluk çocuk yerlerdi. Ayrıca kavurganın içine bol çetene ve kuru üzüm katılır, kuzu gütmeye, oyun oynamaya ve okula giderken ceplerimize kor iştahla yerdik. Annelerimiz bununla yetinmez, kuru üzüm hoşafı ve yağlaması yapar onları da diğer yemeklerimizin yanında yerdik. O zamanlarda kuru üzümden aldığımız lezzeti ve tadı bugün çarşıdan aldığımız hiçbir kuru üzümde bulamaz olduk. Sade gurbet gezen bizler değil köylü yurttaşlarımız da bu lezzeti ve tadı bulamadığını söylerler.

          Artık benim köyüm olan Abdi Köyünde hiçbir üzüm bağı yoktur. Üzüm bağı olmayınca üzüm sergisi ile uğraşan da kalmamıştır. Siyah üzüm ve siyah üzümün çekirdeği çok dertlere derman olduğu halde, geçmiş dönemde dönümlerce olan üzüm bağlarından neden vazgeçilmiştir. Bu soruların cevabını herkes kendi açısından farklı farklı değerlendirecektir. Artık İç Anadolu da köyler üretim yapmamaktadır. Diyorum ki haydi artık o köyde yaşayanlar elinizi taşın altına sürün, planlı tarıma geçin, herkesin bir bağı ve meyve bahçesi olsun. Hem meşgul olursunuz hem de kendi yetiştirdiğiniz organik ürünleri gönül rahatlığı ile yer ve bizler de ikram edersiniz. Şimdiden sizlere afiyet olsun ve kolay gelsin.
Yazan: Ali TERAZİ
 
SEL FELAKETİ; 


 
          Yıl 1963 dokuz yaşındaydım,Develarkaçı denilen öz mevkine, İlkbaharın katır otlatmaya gitmiştim.Tabiat yemyeşil kayaların arasında yılan arıyor ve bol bol kuş lastığı ile kuş vuruyor ondan da çok zevk alıyordum.Öğleden sonraki bir saatlerde gök gürlemeye başlmıştı,gök gürlemesi ve gökyüzünün kara bulutlar ile kaplaması beni hiç ilgilendirmiyordu.Hiçde düşünmemiştim.
          Dakikalar sonra alabildiğine yağmur başlamıştı,kendimi pa denilen yere atmıştım,pade bir müddet bekledim yağmurun dineçeği yoktu,bir ara katıra binmek istedim ne hikmetse birtürlü binemedim.Anamın emek vererek dokuduğu boz heybeyi de orada bırakmak istemiyordum.Katırın sırtı yaşarmış heybe katırın sırtında birtürlü durmuyordu.Durmadığının da elbette bir sebebi vardı,bu sebep katırın örkünün zincir olması ve ağır olmasından kaynaklanıyordu.Ben boz heybeyi bir tarafdan atıyorum heybe ya öbür tarafa ya değilse benden tarafa geri düşüyordu, genellikle örkün ağır olduğu tarafa düşüyordu.Örküde orada bırakmak istemiyordum.Velhasılı katıra heybeyi atamadım ve katırın üzerine bir türlü binemedim.
          Yağmur alabildiğine şiddetlenmişti,gök alabildiğine gürlüyor ve ağır ağır dışarısı kararıyordu,ne yapacağıma birtürlü karar verememiştim.Pa denilen kulubenin hertarafından içeriye su damlıyordu,artık o pade kalamazdım.Aklıma avçık denen mevkide bulunan karakaya düşmüştü, orada da bizim bağımız vardı bu yüzden karakayayı biliyordum.Heybeden vazgeçtim.Katırn örkü denilen zinciri elime aldım, ver eline avçığın orada bulunan karakayaya doğru yağmur altında yürümeye başladım.Artık karşı tarafa geçmem imkansızlaşmıştı,özün içerisini alabildiğine dolduran sel geliyordu.Elimde katırın örkü olan zincir,ben önde katır yedeğimde artık ağır ağır sokutaşı denilen yere çıktım.Şura senin bura benim derken Ahmet dayımın bağının oraya kadar vardım.
          Hava iyice kararmaya başlamıştı,biraz daha hızlandım fakat karakayanın olduğu tarafa geçmem hiç mümkün olmadı, orada bulunan derelerden öyle bir sel geliyordu ki önüne kattığı herşeyi götürüyordu.Artık katırdan vazgeçmeye karar vermiştim.Katırı Bayazit dedenin tarlasının yukarısında bulunan söykeye örkünü yere taşla çakarak bıraktım, zaten bu sırada katırda yediği yağmur sayesinde büzüldükce büzülmüştü,ben bıraz daha yukarıya çıkarak bizm avçıkdaki bağın üst tarafında bulunan kalkım kayanın altına nihayet gelebilmiştim.Bu zamana kadar korku aklıma hiç ama hiç gelmemişti,katırdan ayrılınca korkmaya başladım.Ne yapaçağımıda bilemiyordum.Kendi kendime birkaç bildiğim türkülerden söyledim, korkumu oda yenememişti,heran ağlayabilirdim.Yinede ağlamamak için direniyordum.
          O ana kadarda hiç korku aklıma gelmedi ve ağlamadım.Özün içerisinden giden selin sesinden başka hiçbir ses yok ve artık yanımda hiç canlıda yok.Her tarafdan sel sesi geliyor, hemde çağlayanlar gibi geliyor hiç dinmeden yağmur yağmaya devam ediyordu.Artık iyice ıslanmıştım ve üşümeye de başlamıştım ki oğlum Aliii diye bir ses duydum ve ağlamaya başladım.Sesin nereden geldiğini tahmin edemedim.Artık heryer zifiri karanlıktı hiç bir tarafı göremiyor ve seçemiyordum.O ses Rahmetlik babam Osman TERAZİ'nin sesiydi fakat nereden gelmişti ne kadar uzaktaydı bilmiyordum.Ağlayarak baba dedim:fakat hem üşüdüğümden dolayı hemde ağladığımdan sesim pek yüksek çıkmamıştı,sanki sesimi ben bile zor duymuştum.Kaldı ki babam duysun,beklemeye koyuldum!Yine aynı sesi duydum fakat bu sefer sesin ne tarafdan geldiğini bildim.Koçkolu denilen yerden babamın sesi geliyordu,kalkım kayanın altında yukarı çıktım ve bu sefer ben bağırmaya başladım BABAAAAA diye babam sesime ses ver sarı ALİM dedi bende veriyorum baba dedim.
          Babam öbür tarafta ben bu tarafta sade sesimizi duyuyoruz, birbirimizi görmemiz mümkün değil,''Babam şimdi oğlum beni iyi dinle dedi''bende dinliyoru baba dedim.Katır nerede dedi:Bende babama katırın yerini söyledim.Katırın yanına varabilirmisin dedi ben de varırım baba dedim.Katırn yanına var örkünü al Develarkaçı denen yere gel dedi:Ben babamın dediğini aynen yaptım.Yukarıdan sele kapılmadan katırın yanına vardım.Zincir olan örkünü elime aldım,tekrar ben önde katır arkamda Develarkaçı denen yere varmak için olağan üstü gayret gösterdik.Neticede ben bu tarafdan babam öbür tarafdan Develarkaçına vardık.
          Fakat ben çok üşümüştüm,Babamın benden tarafa geçmesi mümkün değildi, babam bana dedi ki katırı benden tarafa gönder dedi,tamam göndereyim de katır yürümüyor ben ne yapayım,çok uğraştık nihayet katırı öbür tarafa geçirdik,babam katıra bindi geri benden tarafa geçti,ben başladım daha çok ağlamaya babam ağlama oğlum dedi.Babamın sırtında habası vardı beni terkine aldı bu tarafdan öbür tarafa çok zor bir şekilde geçtik,hatta bir defasında katır nerede ise tökezleyip bizle birlikte sele gidecekti orada bulunan söğütlere zannedersem hayatımızı borçluyuz o söğütler bizi kurtardı.
          Nihayetinde karşı tarafa geçtik Koçkolu üzerinden, düzün altından gölduran yanından köye vardık.Rahmetlik anam bizi bekliyormuş hemen beni aldılar sobanın yanına otutturdular.Yufkadan bol peynirli bir dürüm verdiler,ben onu bir bardak çayınan bir güzel yedim.Bu sırada bizim evde Gerce köyünden Nazende İnce ve oğlu Mustafa İnce misafi olmuşlar onlarda bozatta mahsur kalmışlar bizim köylüler onları kurtarmışlar ve gercelileri evlere misafir olarak dağıtmışlar bizede Musa İnce'nin hanımı ve oğlu düşmüş,Rahmetlik Musa İnce gece atla çıkıp geldi hanımını ve oğlunu ziyaret ettiğini bu günkü gibi hatırlıyorum.Bu sel felaketi ne zaman bir yağmur yağsa hep aklıma düşer,hatta gök gürlemesinden o gün bu gün korkarım.Bu sel Yurnağın yanındaki köprüyü yıkmıştı,tüm köylülerin bağ ve bahçesini sel almış,özün içerisi taşlarla dolmuştu,o yıl köylüler zamanlarının büyük bir çoğuluğunu çayır ve yoncaların taşlarını temizlemekle geçirmişti,tabi bizde bundan nasibimizi almıştık.
          Bu anımı günlüğümden derlemiş bulunmaktayım. DERLEYEN VE YAZAN : ALİ TERAZİ 22.10.2008 Sungurlu

ÖLÜM VE BEN; 23.10.1963


          Dört mevsimin engüzeli olan Sonbahar mevsimiydi,bağlarımız şimdiki gibi harap değildi,her köylünün enazından köy tabiri ile 3 dönüm üzüm bağı vardı,ben,Selahattin TURAK ve Erol KESKİN bugün harap ve sahipsiz olan bağlar mevkiğinde kuzu güdüyorduk,hava ne soğuk nede sıcaktı tam bizim aradığımız bir serinlik vardı,üçümüz de kuzuların hepsini birbirine katmış otlatıyor,bazanda güçlü olan zerdali (kaysı) ağacının yapraklarını dallara çıkarak elimizdeki deyneklerle çırpıyor ve güzelim kuzularımızın yemesini sağlıyorduk.İşte böyle bir mevsimde nedendir bilmem ama bölüğümün Osman dedikleri Osman DEMİR amca vefaat etmiş,birileri bize orada bunu söyledi.
          Ben o zamana kadar küçük kardeşim İdrisin ölümü hariç hiç ölüm duymamıştım.Biranda Osman amcanın ölümünü duyunca çok üzüldüm.Bilmiyordum, Osman amca hastaymış tedavi olmak için Kayseri'ye gitmiş ve orada hakkın rahmetine kavuşmuş,acılı haber tez duyulur derler ya işte öyle oluverdi.Ben Osman amcanın ölümüne çok üzülmüştüm biran önce köye gitmek istedim.Selahattin abi beni göndermedi,fakat benim acılarım katlanarak devam ediyordu,o an Osman amcanın bana takıldığı ve bana şeker verdiği tüm anılar gözümün önünden filim şeridi gibi geçiyordu.
          Beni bu ölüm neden bu kadar etkilemişti,bunun birden çok nedeni vardı,bunlardan iki tanesini anlatayım.Bir tanesi Osman amcanın bakkal dükkanı vardı artık o dükkan benim için kapanmıştı,ben artık akide şekeri ve şeker sucuğunu kimden alaçaktım.Acaba köyde başka bakkal dükkanı varmıymıydı onuda bilmiyordum.Benim için varsada yoksada Osman amcanın bakkal dükkanı vardı.Osman amca benim param olsada olmasada benim istediğim herşeyi verirdi.Bu ölüm benim için beklenmeyen bir ölümdü,bir diğeri de ne zaman öz denen mevkiye annemle gitsem hep Osman amcayla karşılaşıyorduk,her karşılaşmamızda da bana şeker veriyordu,şeker vermesi yetmiyor uzun uzun Ahmet dedemi anlatıyor ve bana Ahmet hoca nasılsın diye hem halhatır soruyor hemde beni seviyordu,bana hep Ahmet hoca diyordu buda benim çocuk olarak çok hoşuma gidiyordu,çünkü dedemin adı ile anılıyordum.
          İşte benim sevildiğimi bana gösteren Osman amca artık yoktu,Ertesi gün Kayseri'den sarı lacivet renkli bir munibüs  üzerinde Osaman amcanın cansız bedeni geldi ve köy mezarlığına defnedildi,ben küçük bir çocuk olarak hep uzaktan Osman amcanın cenaze merasimini mezara kadar seyrettim.Aynı zamanda bazan sesli bazan da sesiz olarak ağladım,Benim bu çektiğim acı hiç kimsenin  umurunda bile değildi,çünkü benim Osman amcayı bukadar sevdiğimi kimse bilmiyordu bile, uzun yıllar ben Osman amcayı hep arar oldum,boz renkli bir eşeği vardı,bu eşeğin üzerinde o gün hiç kıymetini bilmediğimiz,fakat bugün çok kıymetli ve değerli olan nakışlı yün heybe vardı,ben osman amcayı hem bakkal,hem o eşek,hemde nakışlı yün heybeyle tanır ve bilir olmuştum.Osman amcanın bana gösterdiği bu sevgiyi bende hep onu oğullarına ve torunlarına gösterdim.Çocukluğumda Çok yaramaz olduğum halde Osman amcanın oğulları ve torunları ile hiç mi hiç kavgam olmadığı gibi onlara hep sevgi ve saygı ile yaklaşmışımdır.Osman Amcaya Allahtan rahmet ,oğulları ve torunlarına sağlıklı,mutlu yaşamlar dilerim.
          NOT:Eğer OSMAN amcanın oğulları ve torunları bu siteyi izler ise onlardan Osman amcanın bir fotoğrafının gönderilmesin özellikle istiyorum.
                                    Yazan :Ali TERAZİ  16.11.2008 Sungurlu

NOT:Osman DEMİR amcanın fotoğrafını gönderen torunu Şenol DEMİR'e
çok teşekkür ederim.15.12.2008

GÜÇSÜZDÜM;ONLAR SAYESİNDE GÜÇLENDİM:


          Yıl 1962 sekiz yaşlarındayım, biliyorsunuz eski Abdi köyünün en büyük sorunu içme suyu idi, hem içme hem de koyunlarımızın ve kuzularımızın suyunu temin etmek zorundaydık. Köyümüzde iki çeşme vardı. Bunları aşağı ve yukarı çeşme olarak adlandırırdık. Bizim su aldığımız çeşme yukarı çeşme idi. O zamanlar şimdiki gibi köy evlerinin önünde kuyu ve musluk suları yoktu. İhtiyacımız olan suları eşek üzerine yerleştirilen ve tahtadan yapılan ağca be denilen dört gözlü bir araç üzerine konulan dört testi ile karşılardık. 
          Fakat bu testileri ağca beye yükleyemezdim. Birde sıra denilen bir olay vardı, kim çeşmeye erken varırsa öncelik onun olurdu. Bazan akıllı, akıllı durur sıranın bana gelmesini beklerdim. Bazanda eşeği yukarıdan gönderir çeşmenin başında olan kızları sapan taşı ile tehdit eder onların testileri doldurarak göndermesini isterdim. Testileri doldurup göndermezlerse testilerini kırardım. Haliyle buda hoş olmazdı, fakat ben çocuktum ille de benim dediğim olacaktı. Fakat bu genç kızlardan iki kişi vardı ki devamlı bana yardım eder, hep testilerimi doldurur ve yüklerlerdi.
          ‘’O zamanın genç kızı bugünün yengesi olan o iki kişi Güssün(ŞAHİN) KAYA ile Elif (ŞAHİN) ÖZLER’’ Ben o zaman bizim mahallenin tüm genç kızların testilerini kırmış olabilirim. Bu yengelerin testilerini hiç kırmadım. Bunlar devamlı anneme karşı saygılı bana karşıda sevgi ile yaklaşır ve bana yukarıda yazdığım gibi hep yardımcı olurlardı.Bu genç kızlar aynı zamanda amca çocuklarıydı. Bende o zamanlar da genç kız olan, bugün anne olan bu iki yenge hanıma yaşamım boyunca hep saygılı olmuşumdur. Onlara olan saygım için bu satırları yazmak istedim. Kendilerine buradan teşekkür eder sevgilerimi ve saygılarımı sunar onlara sağlık ve huzurlu yıllar dilerim.27.01.2009 YAZAN: ALİ TERAZİ 

Okul arması:
          Ben 1961–1962 öğretim yılında ilkokula başladım. ilk okul öğretmenim fethi ÇELEBİ idi. okul önlüklerimiz siyah yakalarımız beyaz idi. ayrıca Abdi köyü ilkokulunun kısa yazılışını ifade eden (AİO)arması önlüğümüzün sol döş tarafına işlenmesi gerekiyordu.
          Şimdiki gibi yapılmış armalar yoktu. Mutlaka kanevçe işlemesini bilen birisinin işlemesi gerekiyordu. Annem bu kanevçe işlemesini ne yazık ki bilmiyordu. bu armayı genç kızların işlemesi gerekiyordu. Bizim evde de genç kız yoktu. Yuvarlak bir O onun içine bir A onun içine bir İ işlenmesi gerekiyordu. O yıl yaklaşık birinci sınıfta biz 40 kişi vardık. Herkesin önlüğüne arma yapılmış tek benim önlüğüme arma işlenmemişti.
          Ama armayı da işleyecek insan yoktu. Arma demek ki o kadar önemliymiş ki öğretmen bana armayı işletmeden okula gelmememi söyledi. Arma büyük bir işimiş ki kimse benim armayı işlemedi. bizim mahallemizde o zamanlar pek genç kız yoktu. bu arma benim için çok büyük bir yüktü sanki. ben okulda olanı anama anlattım. Fakat anam da hiç oralı olmuyordu. Nerde var nerde yok imdadıma Elmas halanın (bibinin) Remziye DEMİR yetişti. gecde olsa önlüğüme kanevçe ve sarı renk iplikle bir güzel armayı yaptı. O gün dünyalar benim oldu, sevinerek okula gittim. Öğünerek tüm arkadaşlara armamı gösterdim. Öğretmene karşı daha bir farklı bakmaya başladım. Fakat öğretmen hiç oralı olmuyordu. onun için bu işler çok basitmiş ben ne bileyim. Bende öğretmenden bekliyordum ki aferin armayı yaptırmışın desin.
          Öğretmen hiç oralı bile olmadı. Zaten üç sınıf bir arada okuyorduk. kim netsin benim armayı yaptırırsan yaptır yaptırmazsan okula gitme hepsi o kadar.bu arma işi benim okula başladığımın ilk yılında beni bu şekilde etkilediğinden dolayı bu kısa ve öz anımı yazdım.bugün dahi Remziye halaya hep saygı duyar ne zaman görsem ellerinden öperim.oda beni bir çocuğu gibi her zaman bağrına basar.kendisine bana gösterdiği ilgiden dolayı minnettarım.
   Derleye ve yazan Ali TERAZİ 08.02.200
9

 
 


 
 
 
KARABAŞ KÖPEĞİMİZ VURULDU;
 
          Bu anımı Bayram Ay’ın torunu Tolga SEVİMAY için yazıyorum.Yıl 1962 Rahmetlik Mahmut ORHAN ağabeyinin bir dişi köpeği vardı, onun dört tane yavrusu olmuştu, onlardan bir tanesini yaşar ağabeyimle biz almıştık, hem de en iyisi idi kafası büyüktü büyük, kafalı köpeğin daha iyi büyüyeceğini kimden öğrenmiş isek biliyorduk. Onu seçtik kafası da siyah ile beyaz tüylüydü o nedenle adını karabaş koymuştuk, onu çok güzel eğitiyor ve karnını çok güzel doyuruyorduk. 
          Halk arasında köpek yalı denen bir yiyeceği özel olarak yapıyorduk. Çocukluk aklı bu ya köpeğimiz yavuz olsun ve iyi olsun diye yalının içerisine acı biberde katıyorduk. O yıllar çok koyunumuz vardı, sık sık koyunlar ölüyor etini köpek de bizimle beraber yiyordu. Bizim karabaş çok iyi büyüdü ve diğerlerinden yavuz oldu bizim bir arkadaşımız belki de bir kardeşimiz gibiydi, bizlere yabancı birisi saldırdığı zaman ona hücum eder ayaklarının altına alır fakat ısırmazdı onu bu şekilde etkisiz bir hale getirirdi. Bizim mahalleye bir yabancı bir kişi geldi mi onu kovalar o mahalleye girmesine müsaade etmezdi. Fakat çocuklara hiç seslenmezdi, çocukları tanısa da tanı masada onlara karşı çok nazik davranırdı.
          Artık Karabaş büyümüş ve 2 yaşına gelmişti. Yıl 1964 aylardan Haziran ayı idi,  ne hikmetse adlarını hiç unutmadığım Ömer GÜLER(halk arasında zoduk derlerdi)’ın iki tane kız olacağı vardı. Adları Sevim ve Savlet karşı mahalleden bizim mahalleye geliyorlarmış, karabaş onları görür görmez saldırmış ve her ikisinin de bacaklarından ısırmış, bu kızlar Kayseri’de kalıyorlardı, yazın gezmeye Abdi Köyüne geliyorlardı karabaş kızların o köyün çocukları olmadığını bilmiş,yabancı olmaları  karabaşın dikkatini çekiyor ve onlara saldırıyor. Bizim Karabaş muhtarlık oluyor. Babam biçerdöverle Adana ve Şanlıurfa’ya ekin biçmeye gittiğinden anamı muhtarın odaya çağırıyorlar. Haliyle bizim karabaşın ruhsat ve aşısı yok o yıllar hiçbir köpeğin aşısı ve ruhsatı yoktu. Muhtar o yıllar Battal ŞAHİN anama der ki ya köpeği öldüreceğiz ya değilse bunlar Kozaklıya savcılığa şikâyet edecekler der. Anam şikâyetten korkmuş, Fakat köpeğin öldürülmesine de karşı çıkmış, muhtarın odasından apar topar geldi. 
          Bize bunları anlattı biz ne anlarız anamın anlattığından zaten biz çocuğuz. Abdi köyü muhtarı başta olmak üzere ihtiyar heyeti karar almış bizim karabaşı vuracaklar ve öldürecekler. Biz ancak köpeği saklamayı düşündük, bir gün sakladık, fakat ertesi gün muhtar ve azalar başta olmak üzere bizim iki katlı odamızın yanına çıkıp geldiler. Önce Yaşar ağabeyime, sonra bana karabaşı tutup getirmemizi istediler biz buna yanaşmadık. Zaten karabaşta vurulacağını anladı devamlı kalabalığın ve koyunların içine girmeye başladı. Çok uzun uğraşlar sonunda bizim karabaşı malisef ihtiyar heyetin aldığı karar gereği Bayram Ay iki katlı odamızın bitişinde birkaç el af tüfeği ile ateş ederek vurdu, uzun bir süre sonra karabaş öldü. Anam rahmetlik, başta köy ihtiyar heyeti olmak üzere Bayram Ay’a verdide veriştirdi ondan sonra bir daha bizim köpeğimiz olmadı. Bizler değil ama rahmetlik anam uzun yıllar rahmetlik Bayram ağabeye küs durdu. Barışıp barışmadıklarını da bilmiyorum. Benim bu olayda kimseye bir küskünlüğüm olmamıştır. Fakat Sevim ile Savlete kızdığımı söyleyebilirim. Hep Karabaşın onlar yüzünden vurulduğunu düşünmüşümdür.
          Pekâlâ, biz karabaşın ölüsünü ne yaptık diye sorarsanız, karabaşı,Yaşar ağabeyim ile birlikte at arabası ile götürerek,Develer arkacı (halk arasında develarkacı deniyor)denen yerdeki elmalığımızın içindeki elma ağacının birinin altına gömdük.10.10.2009
          NOT:Bu yıllar Bayram AY ağabey ihtiyar heyetinden mi,Köy bekçisi mi yoksa köyde af tüfeği olan birisimi pek hatırlayamıyorum.Bilenler olursa doğrusunu düzeltiriz.
 
                                                            Yazan: Ali TERAZİ
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Siten:
Mesajınız:


ALİ BABA SİTESİ
BU SİTEYE 50156 ziyaretçi (119718 klik) GELDİ
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ALİ BABA SİTESİ